GÖZÜMÜZ UFUKTA SIRTIMIZ DAÜSSILA

Hangimiz yerimizde kaldık? Hangimiz doğduğu evde hayat sürdü? Hangimiz çocukluk arkadaşıyla büyüdü? Tüm kardeşlerle sofralardan kalktığımızdan beri ayrıyız sıladan, memleketten. Evden, sokaktan, mahalleden, şehirden istekli sürüldük. İstendik, mecburiyetlerin peşinden yol aldık, geri dönmekten korktuk, geride bıraktıklarımızla göz göze kalmaktan çekindik; acı ve mutlulukla yüzleşmekten olsa gerek habire ileri gittik. Gidenlere hayran kaldık, geri gelenleri küçümsedik. Yola vurduk kendimizi, yoldan medet umup, mecalimizin son raddesine kadar göç ettik.
Neden göç ederiz? Neden doğduğumuz yer bize dar gelir? Elbette para kazanmak için çıkar insanlar yola. Kendi olabilmek, kendi dünyalarını kurabilmek için. %70 kırsalda yaşayan bir toplum için ışıl ışıl görünen şehirler varken dağ başlarında kalamazdı insanlar. İyi evler, iyi çalışma, iyi para için yerini yurdunu terk eder. Bu en görüneni; lakin memleketimin her insanının kendi meselesi kadar sebebi vardır. Hasımından kaçanlar en kör kuyulara giderken, hastasını hastane yanına taşıyan vefalı çocukları, dini ilmi bilgi diye hocasının yanında olmak isteyenler Fatih ilçesine hücum ederken, Tarlabaşı da tabulardan muzdarip misafirlerini ağırlar. Taksim sanatçıları, Kadıköy malı mülkü terslemiş, kitaba boğulanları ağırlar. Esenler hınca hınç, Esenyurt ne olursan ol yine gel. Okumak için gideriz, büyük şehirlerde iş kovalarız, camekan plazalarda hayat bulur, oradan oraya savruluruz. Birilerinin şahsi hırslarına kapılır, peşinden koşarız; aşk için yer değiştirir, kütüğümüzü oradan sayarız. Mahpushanelerde sevdikleri peşinde şehir şehir dolaşanları duyduk. Savaş ve kan görüp yollara düşenleri, ailesinden kalanlarla araçsız yürüyerek sınır geçenleri bildik. Çadırlarda hayat sürenleri, ölmekle kalmanın aynı şey olduğunu gördük. Sanki eşya alır gibi, canlı kalanlarla yola çıkanları gördük. Silah sesinden bıkanları gördük, çamurda yol alanları izledik.
Göç kültürümüzdür. Uzak Asya’nın ortasından Avrupa içlerine, Afrika’nın köşe ülkesine, insanın hınç hınç dolu olduğu Hindistan’a, onca yetmez bizde olalım denilen Çin içlerine, Sibirya’nın doğu ucundan Finlerin dillerine kadar girmişiz. Hikayesi buz üzerinden Amerika’ya da gittiğimiz söylenir. Durmamışız; çöller aşmış, buzlar geçmiş, dağ tırmanmış, uçurumlar üzerinde hayat kurmuşuz. İçimizde var durmamak. Dursak düşecekmişiz gibi ilerlemişiz. Onun içindir uzaklara bakmamız, uzaklardan medet ummamız. Geçtiğimiz her yeri sahiplendik, uzak da bizimdi ayrıca; onun için rengârenk bedenimiz, uzun, kısa, şişman, zayıf binbir çeşit halimiz, gözlerimizin çekik, iri renkli, kısık, küçük. Özümüz de var uzaklaşmak, geriye bakmadan; baksak kalacakmış gibi telaşla gideriz. Onun içindir özleriz. Özlem bizde farklıdır. Geriyi özler, ileriyi hayal ederiz. Onun içindir biraz da cengâverliğimiz, gözü karalığımız. Hiçbir şeyden korkmaz, hurafeyi saymaz, canımızın kıymetini bilmeyiz. Ölümü kutsal saymamız da belki bundandır. Gidebilsek, gideceğimizde kalmak zorunda hissettiğimiz yeri de bir o kadar benimseriz. Uğruna ölünen vatan sayarız. Kovanlara inat orayı da alma hayalini sonraki nesle aktarırız. Modern dünyaya göre tuhaf, bize göre bizden olan huy içimizdedir.
Binbir sebeple vurup kapıyı çıkmışızdır. Anneye, babaya, kardeşe, abiye, sevdiğimize isyan ilklerdir. Sonrasında komşudur, sokaktır, mahalledir bizi darlayan. Çıkar gideriz. Köylerde evler yıkıktır. Harabe, virane olmuştur; gömme dolaplar, dar hamamlar. Çatısı akıtır; içinde otlar büyümüş, kurumuş, fare bile yoktur. Evi nefes tutar diyenler de yoktur. Çocukları şehirlere, kendileri ahirete gitmişlerdir.
Herkesin hikayesi ayrıdır, yaşayan 7 milyar insanın geçmişte yaşamış 14 milyar insanın. 21 milyar insanın hikayesi bizim milletinkinden farklı değildir. Onlara ayrı bir sebep bile yazdırmamışızdır. Çocuklarımızın çoğunun astronot olma hayali belki de Orta Asya’dan kalmadır. Göç bizim işimizdir. Evvel Allah bırakmayız da. And Dağları’nı konuşan gençler gördüm, Antarktika’da Türk var mı hocam diyenleri, Tuvalu uzak mı? Everest’e çıkan Türk var mı? Sordular. Nasıl bir şey ki! Diye içlenen vardı. Roma sütunlarında Türk izi, Finlandiya’da Türk kılıcı, Roma’dan önce İstanbul’da taş üzerinde Türk izi, Kızılderili dilinde onlarca kelimemiz, Hintçe’nin %3’ü bizim, Arap’ın kalbinde kaldık, Bedevi memleketinde devletler kurduk. Bizim hikayemiz bu, durduğu yerde duramayan, hevesi kursağında, ömrü yetmeyenleriz.
Yorumlar
Yorum Gönder